www.kriminoloji.com

 

 

CEZA ADALET SİSTEMİNİN ETKİNLİĞİ

 (ARAŞTIRMA)

 

 

 

 

 

 

Ord.Prof.Dr. Sulhi DÖNMEZER

Prof.Dr. Feridun YENİSEY**

© www.kriminoloji.com 2002

 

 

 

 

ÖZET

SONUÇ VE ÖNERİLER

 

(Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve Prof. Dr. Feridun Yenisey tarafından yapılan çalışmayı

Prof. Dr. Yılmaz Esmer Özetlemiştir.)

 

 

 

1. ARAŞTIRMANIN AMACI VE YÖNTEMİ

 

Ceza Adalet Sisteminin (CAS) etkinliği araştırması, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından desteklenen ve çok daha geniş kapsamlı “Türk Adalet Sisteminin Etkinliği Araştırması’nın” bir parçasını oluşturmaktadır. Söz konusu araştırma, cezaya ilaveten vergi yargısını ve idari yargıyı da kapsamaktaydı1.

Araştırmaya ve analizlere esas teşkil eden veriler, İstanbul ilimizdeki ceza, vergi ve idare mahkemelerinden sistematik tesadüfi örnekleme yöntemiyle seçilen 3,000’in üzerindeki dosyanın ayrıntılı bir şekilde incelenmesi ile elde edilmiştir. Türkiye’de, yargı alanında böyle bir alan çalışmasına ve amiprik bulgulara dayanan bir araştırma ilk kez gerçekleştirilmiş bulunmaktadır. Her üç alan araştırmasının da temel yöntemi aynı olup, esas olarak yargılama sürecinin bütün aşamalarının kodlanmasına ve kantitatif veriler halinde dökümünün yapılarak analizine dayanmaktadır.

Alan araştırmasının İstanbul ilimizdeki ceza, vergi ve idare mahkemelerini kapsadığını belirtmiştik. Bu durumda, sanıyoruz öncelikle cevaplandırmamız gereken yöntem sorusu, bu seçimin gerekçesidir. Araştırmaya ceza, vergi ve idare mahkemelerinin dahil edilmesinin temel gerekçesi teoriktir. Bilindiği gibi, bu tür yargıda da, devletin (idarenin) iddia makamında veya davalı konumunda, ama yargılama sürecinde bir taraf olarak yer almasıdır. Alan araştırmasının İstanbul ili mahkemeleri ile sınırlı tutulmasının nedeni ise, teorik değil, pratiktir. Alan çalışmasının tüm Türkiye’yi (veya Türkiye’yi temsil etmek üzere seçilecek bir örneklemi) içerecek şekilde genişletilmesi, gerçekten çok yararlı ama devasa bir proje olurdu ve araştırmanın çok ötesinde bir bütçeye ve insangücüne ihtiyaç gösterirdi.2

CAS’in Etkinliği Araştırması’nın tüm sonuçları ve yorumları ayrıntılı bir biçimde TESEV tarafından yayınlanmakta olan bu araştırma raporunda3 sunulmaktadır. Konuya ilişkin geniş bir literatür taraması ve bibliyografya da yine adı geçen yayında yeralmıştı. Bu özette ise, araştırmanın temel bulguları, sonuçları ve sistemi rahatlatmaya yönelik öneriler (mümkün olduğu kadar teknik dilden ve son derece önemli olsa da uzmanlık alanı ceza hukuku olmayanların anlamakta zorlanabileceği ayrıntılardan arındırılmış biçimde) sunulmaktadır. Böylece, araştırmanın sonuçlarının, dar uzman çevresi dışındaki kitleye de ulaştırılması ve daha geniş bir grup tarafından tarışılmasının sağlanması hedeflenmiştir.

CAS’in Etkinliği Araştırması’nın amacı, Türkiye’deki ceza yargılama sürecini, bütün aşamalarıyla ve aktörleriyle adım adım izlemek; her aşama ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek; yargılama sürecinin bir parçası olan aktörlerin davranışlarını değerlendirmek ve tabii bu bulgulara dayanarak sistemdeki darboğazları saptamak ve bunların giderilmesi için öneriler geliştirmek olarak özetlenebilir. Başla bir deyişle, araştırmanın iki hedefi bulunuyordu:

a. Sistemin işleyişi ile ilgili olarak mümkün olduğu kadar ayrıntılı, objektif ve sistematik veri toplamak;

b. Dağınık gözlemler yerine, somut verilere dayanarak, CAS’ın daha etkin hale getirilmesinin ve yaygın yakınmaların hafifletilmesinin çarelerini üretmek ve belirlemek.

Görüldüğü gibi, araştırma hem akademik, hem de pratik amaçlarla tasarımlanmıştır. Burada “objektif veri” den kastımız veri toplama aşamasının kişiden bağımsız olduğu ve bu sürecin tamamında aynı tanımların kullanıldığıdır4. Verilerin “sistematik” toplanmasından ise, gözlem birimlerinin belli kurallara göre belirlenmesini anlıyoruz.

Her birimin gözlenme olasılığın hesaplanmasını da içeren bu koşulun araştırmamızda nasıl yerine getirildiğini aşağıda açıklamaktayız.

CAS’ne ilişkin bulgularımızı özetlemeye başlamadan önce, araştırmanın yöntemi ile ilgili çok kısa bir bilgi vermenin yararlı olacağı kanısındayız5. Kullanılan yöntemin ana hatlarını başlıklar halinde ifade edecek olursak:

a. Araştırmanın verileri, kesin hükme bağlanmış ceza davalarının dosyalarının incelenmesi suretiyle toplanmıştır.

b. Veri toplama, bu amaçla geliştirilmiş bir soru formu aracılığıyla yapılmıştır. Söz konusu form, bir ceza davasıyla ilgili akla gelebilecek türlü ayrıntıların, standard ve bilgisayara işlenebilecek bir şekilde kodlanabilmesi hedef alınarak geliştirilmiştir.

c. Soru formu kesin halini almadan önce, örnek dosyalarla sınanmıştır (pretest). Bu sınama sonucu formda gerekli değişik ve geliştirmeler yapılmıştır.

d. Soru formunda, suçun öğrenildiği tarihten kesin hükme kadar olan süreç içinde, her aşamanın tarihleri de yer almıştır. Araştırmada kullanılan nihai soru formunun tam metni Ek 1’de verilmiştir.

e. Araştırmanın evrenini, İstanbul Sulh, Asliye ve Ağır Ceza Mahkemelerinde 1994 yılı itibariyle kesin hükme bağlanmış davalar oluşturmuştur. Başka bir deyişle, sonuçların, istatistik anlamda, 1994 yılında İstanbul Ceza Mahkemelerinde kesin hükme bağlanan davaları temsil etmesi beklenir.

f.  Örneklem seçiminde ise, İstanbul adliye birimlerinin her biri ayrı 6 kabul edilmiştir. İkinci aşamada, bunlar içinde Sulh, Asliye ve Ağır Ceza Mahkemeleri birer tabaka oluşturmuştur; nihayet, bu mahkemelerin kesinleşen davaları arasından sistematik tesadüfi yöntemle (systematic random sampling) örneklem seçilmiştir.

g. Örneklemeye dahil olan davaların dosyaları, bilgi formuna geçirildikten sonra, bütün formlar bilgisayar ortamına aktarılmış ve böylece analize hazır duruma getirilmiştir.

h. Seçilen örneklemin, evrenin parametlerini istatistik anlamda temsil edebilmesi için, gerek adliye birimlerinin, gerek bunlar içindeki mahkemelerin toplam iş yüküne göre ağırlıklandırma (weighting) yapılmıştır. Daha teknik bir deyimle, üzerinde inceleme yapılacak dava dosyalarının örnekleme seçilme olasılıkları arasındaki farklılıklar giderilmiş, bu olasılıklar eşitlermiştir.7

 

 

 

Tablo 1.1

Örneklem Dağılımı

(ağırlıklandırma öncesi)

 

Adliyeler

Bakırköy     196

Beyoğlu       169

Eyüp    102

Fatih    98

Kadıköy      102

Kartal  133

Üsküdar      59

Sultanahmet 255

 

Mahkemeler

Ağır Ceza    385

Asliye Ceza 378

Ağır Ceza    351

 

 

i.  Toplam örneklem büyüklüğü (incelenen dosya sayısı) 1, 114 olup, bunların  ağırlıklandırma işlemi öncesinde adliyelere ve mahkemelere göre dağılımları Tablo 1.1’de verilmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, istatistiklerin hesaplanmasında ve analizinde ağırlıklı dağılım kullanılmıştır.

 

 

2. CEZA YARGISININ AŞAMALARI VE ETKİNLİK

 

Araştırmanın amaç ve yönetimini bu şekilde özetledikten sonra, bulguların sunumuna ve yorumuna geçmeden önce iki hususu mümkün olduğunca açıklığa kavuşturmamız gerekmektedir.

a. Ceza yargısının aşamalarının belirlenmesi

b. Etkinliğin tanımlanması.

 

Bu iki gereklilikten birincisinin nisbeten basit, ikincisinin ise oldukça güç bir iş olduğunu belirtmeliyiz. Zira biraz aşağıda değineceğimiz gibi, etkinlikle ilgili üzerinde hemen anlaşılabilecek somut bir tanım verebilmek kolay olmayacaktır. Gerçi ceza yargısı gibi karmaşık bir sürecin aşamalarının tam olarak sayılabilmesi de bazen yoruma açık olabilecek bir işlemdir ama, “etkinlik” iyiden iyiye esnek ve göreceli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşe bu iki kavramın daha somut ve daha az karmaşık olanından başlayacak olursak .... Tablo 2.1’de, ceza yargılamasının aşamaları, işlevleri ve aktörleri gösterilmektedir.

 

Tablo 2.1

CAS’nin Aşamaları, İşlevleri ve Aktörleri

 

Savunma, özellikle yargılama aşamasının esas unsurlarından biridir ama, sanığın ilk suçlamayla karşı karşıya bulunduğu andan itibaren - ve en son aşama da dahil olmak üzere - bütün süreç boyunca temel bir işleve sahiptir. Öte yandan yine soruşturma aşamasından itibaren sürecin bir parçası olan tanıklara ya da süreç içinde zaman zaman görev üstlenebilen bilirkişiye bu şemada - basitliği koruyabilmek amacıyla - yer verilmemiştir.

Temel aşamaları ve işlevleri Tablo 2.1’de özetlenen ceza yargılama sürecinin “etkinliği”nden maksat nedir?

Aslında, konuyla ilgilenen herkesin bu konuda gözlemlerinin, anılarının ve özellikle de yakınmalarının bulunduğunu biliyoruz. Örneğin hepimiz, çeşitli vesilelerle mahkemelerin bağımsız olması ve adil karar vermesi zorunluluğunu vurguluyoruz. Sık sık eleştirdiğimiz bir konu da, suçlarla ceza arasındaki dengesizlik. En fazla dile getirdiğimiz şikâyet, sistemin tıkandığı, çalışamadığı ve bu yüzden de suçluyu cezalandıramadığı veya daha genel bir anlamda adalet dağıtamadığıdır. Türkiye bağlamında ceza adaletini ve infazı ilgilendiren bir başka önemli tartışma konusu da çeşitli nedenlerle sık sık gündeme gelen aflardır. Kısacası, Tablo 2.1’de özetlenen sürecin her bir aşamasına ilişkin etkinlik sorunlarımızın var olduğunu biliyoruz.

Bu genel ve rastgele gözlemleri daha sistematik bir bakışla ele alırsak, etkinlik kavramının temel unsurlarının tanısını yapabilmemiz de büyük ölçüde mümkün olabilecektir. Şöyle bir toparlamaya çalışacak olursak, yukarıda dağınık bir şekilde sıraladığımız eleştiriler esas itibariyle şu anlamlara gelmektedir.

a. CAS meşru olmalıdır. Sistemin bütün aşamaları yasalarla tanımlanmalıdır. Kurumlar ve bunların işlevleri önceden ve herkes tarafından bilinmeli, duruma göre değişmemelidir. Hüküm bağımsız, tarafsız, adil ve meşru olduğu kimse tarafından tartışılmayan mahkemeler tarafından verilmelidir. Meşruiyetin en önemli unsurlarınden biri de, ilgili kamuoyu tarafından sistemin bu özelliklere sahip bulunduğuna inanılmasıdır. Başka bir deyişle, CAS’nin dürüst ve adaleti gerçekleştirecek bir biçimde çalıştığı, bağımsız ve her türlü yolsuzluktan uzak olduğu kanısı yurttaşlar tarafından yaygın bir biçimde paylaşılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, meşruiyetin sübjektif yanının ağır bastığı söylenebilir.

b. CAS rasyonel olmalıdır. Gerek sürecin kendisi, gerek sonuç geçerli makulluk ölçülerine uymalıdır. Suçlar ve cezalar arasındaki denge gözetilmelidir. Sistem, failleri mutlaka bulup cezalandırmalı; suçsuzların ise süratle aklanmasını sağlamalıdır. Ayrıca, caydırıcılık da CAS’nin temel amaçları arasında sayılmalıdır. Böyle bakıldığında Türk CAS’nin rasyonellik açısından önemli eksikliklerin bulunduğunu söylemek durumundayız

c. CAS süratli makul bir süre içerisinde sonuca ulaşacak biçimde çalışmalıdır. Adaletin gecikmesinin doğuracağı sakıncılar giderilmeli, ancak bu yapılırken savunma hakkı zedelenmemeli, anayasal ve demokratik hakların  kullanılması engellenmemelidir. Başka bir deyişle, sürat konusunda da makul bir denge tutturmak, davaları makul bir süre içerisinde sonuçlandırmak gerekmektedir.

Yukarıda özetlediğimiz meşruiyet, rasyonalite ve hız kavramlarının etkin bir CAS’nin ana unsurlarını teşkil ettiği hususunda fazla bir tartışma olacağını sanmıyoruz. Ancak sorun, bu tanımların somutlaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Örneğin “makul bir süre” neyi ifade eder? Herkesin sahibi olduğu “makul” ölçüsünün birbirinin aynı olduğu kabul edilemeyeceğine göre, kimin “makul”ü esas alınmalıdır? Sözgelimi, herhangi bir ceza davasında sanık ile mağdurun “makul bir süre”den neyi anladıklarının çok farklı olması doğaldır. O zaman terazi hangi tarafa ve ne ölçüde meyledecektir? Bu soruları kolaylıkla çoğaltabiliriz. Ama açıkça görülmektedir ki, cevaplar o kadar basit ve kesin değildir.

Bu noktada, adalet sistemimizin temel sorunları arasında en başlarda yer alan ve bizim araştırmamızın da çözüm aradığı ana konulardan biri olan CAS’nin hız konusu üzerinde kısaca durmak isteriz.

Hızlı yargılama ve olayı mümkün olan en kısa sürede dürüstlük esaslarına uyarak haklı ve adil bir çözüme ulaştırabilme, ceza adaletinin kalitesi açısından kuşkusuz büyük bir önem taşır. Geç gelen adaletin sakıncaları, bireysel ve toplumsal olumsuz etkileri, maliyeti, öteden beri çok çeşitli vesilelerle ve sık sık vurgulanmaktadır. Geciken her hüküm, CAS’ne olan güveni azaltacaktır. Bu nedenle mağdurların, adaletin yerine getirilmesini bizzat veya yakınları aracılığıyla üstlenmeleri gibi son derece tehlikeli ve bir hukuk devletinde yeri olmayacak yollara başvurmaları da söz konusu olabilmektedir. Yıllarca süren davaların ise mağdurları olduğu kadar, genel kamuoyunu da rahatsız ettiği ve adalet sistemine olan inancı sarstığı herkesçe bilinmektedir.

Bütün bu söylenenler doğrudur ama, kabul etmek gerekir ki, suçların hızla takibi ve hükme bağlanması, herhangi bir ceza adalet sisteminin tek hedefi olamaz. Zira bazı durumlarda, yargılama aşamalarının çok kısa sürelerle sınırlandırılması, doğrudan doğruya adaletten ödün verilmesi anlamına gelebilir. İyi bir sistemin amacının sadece hızlı değil ve fakat aynı zamanda dürüstlük esasına ve hakkaniyete uygun karar vermek ve dürüst yargılama ilkesini vurgulayan çözümlere ulaşmak olduğu açıktır. Üstelik günümüzde, savunmanın sadece ulusal kanun ve anayasalardan deği, uluslararası sözleşmelerden doğan bazı haklarının da bulunduğunu ve bunların kullanılmasının da yargılama süresini kaçınılmaz olarak uzattığını biliyoruz.

Bir ceza yargılamasında neyin zorunlu, neyin makul süre, neyin ise gecikme olarak kabul edilip, edilemeyeceğine dair çeşitli yazarların ve mahkemelerin çoğu birbiriyle çelişen görüşlerinin bulunduğunu biliyoruz. Biz burada sadece Feltes’in8 aşağıda aktardığımız tanımına katıldığımızı belirtmekle yetineceğiz:

 

“Suç olayını sonuca, yani kesin hükme ulaştırmada kanuna göre uygulanan usulden, Anayasadan kaynaklanan haklar ve sanığın, mağdurun ve tanıkların diğer hakları göz önünde bulundurulmak suretiyle ceza adalet sisteminin işleyişi, zorunlu olandan fazla zaman aldığında ilgili usul gecikmiş sayılır ve makul süreyi aşmış olur.”

 

O halde, gecikme verimsiz ve gereksiz bekleme zamanlarının bir sonucudur ve bu verimsiz ve gereksiz bekleme durumu CAS’ni oluşturan her basamakta söz konusu olabilir.  Akademik eğilimleri ağır basanlar, bu noktada da ne kadar bir sürenin “gecikme” sayılabileceğini (Bir gün? Bir ay? Daha fazla?) sorabilirler. Ancak biz bu akademik tartışmayı burada noktalamak ve uygulamaya dönük amacımızı vurguluyarak, gecikmenin “makul” bir tanımı üzerinde anlaşabileceğimizi varsaymak istiyoruz.

Kuşkusuz hiç kimse, CAS’nin darboğazlarından, tıkanıklıklarından söz ederken, birkaç günlük, birkaç haftalık, hatta birkaç aylık gecikmeleri söz etmemektedir. Öte yandan, birkaç günlük gecikmelerin tamamen önemsiz olduğu sonucuna varmak da yanlış olur. Zira sürecin her adımında meydana gelebilecek birkaç günlük gereksiz gecikme ve beklemeler, toplam yargılama süresini hiç de küçümsenemeyecek ölçülerde arttırabilir.

 

3. REFORM ÇALIŞMALARININ TARİHÇESİ

 

Türk CAS’sinin ciddi bir reform ihtiyacı içinde bulunduğu gerçeği, çok uzun bir süreden beri, bir yandan konunun hem uygulayıcıları, hem kuramcıları; diğer yandan da Bakanlık ve siyasi partiler tarafından çok uzun bir süreden beri dile getirilmektedir. Nitekim, Adalet Bakanlığı da, bu amaca yönelik birçok çalışma başlatmış, akademisyenere çeşitli dönemlerde tasarılar hazırlatmıştır. O karar ki, CAS’nin yeniden düzenlenmesini konu alan toplantıların, seminerlerin, çalışma gruplarının sadece sıralanması bile listeler doldurur. Ancak bilindiği gibi, bu çabaların hiçbiri, köklü bir CAS reform ile sonuçlanmamıştır ve bu ihtiyaç bugün de şiddetle hissedilmektedir, yeni CMUK Öntasarı 18.6.2000 tarihinde komisyon tarafından tamamlanmıştır.

Tarihçemizi bir noktadan başlatmak gerekirse, “Ceza Adaleti Reformu” konusu, 1972 yılında9 İstanbul Hukuk Fakültesi’nde düzenlenen bir toplantıda ayrıntılı olarak tartışılmıştı. Söz konusu toplantıda, ceza adaleti konusunda yalnız Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde bir krizin yaşandığı, suçlardaki artış nedeniyle birçok ülkenin CAS’sinin görevini yapmakta güçlendiği dile getirilmişti10. Bu tarihten sonra da, akademik toplantılar, araştırmalar ve Adalet Bakanlığı çalışmaları birbirini izledi. 1994 yılına gelindiğinde, Adalet Bakanlığı’nın demokratikleşme ve yargı reformu alanlarında bir dizi kanun önerisi hazırladığını görüyoruz. 1.1.2000 yılına gelindiğinde bu tasarıların “hemen de bütünü” metrukiyete uğramış veya yenileri meydana getirebilmiştir. Bununla beraber söz konusu kanun önerilerine, hiç değilse başlıklar halinde bir göz atmak yararlı olacaktır.

a. Adliye Mahkemeleri ile Üst Mahkemelerin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı

Bu tasarı ile adliye mahkemelerinin kuruluşu düzenlenmekte ve 21 ilde (Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Erzincan, Eskişehir, Gaziantep, İzmir, İstanbul, Kars, Kayseri, Konya, Malatya, Samsun, Trabzon, Van ve Zonguldak) üst mahkemelerin (ya da yaygın olarak bilinen adıyla istinaf mahkemelerinin) kurulması öngörülmekte idi.18.1.2000 tarihinde bu hususta teşkil edilen komisyon tarafından yeni “Adliye Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı” tamamlanmıştır.

b. 1412 Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılasına Dair Kanun Tasarı

Bu tasarı ile CMUK’da muhakemeyi hızlandırmaya yönelik bazı değişiklikler önerilmektedir. Bunun yanı sıra, kurulması öngörülen üst mahkemelerin uygulayacakları usul hükümleri de CMUK tasarısına dahil edilmektedir. 1992 CMUK reformu sırasında getirilen bazı maddelerde ise değişiklik yapılması teklif edilmektedir. Açıklandığı üzere, halen yepyeni bir CMUK tasarısı hazırlanmış bulunmaktadır (2000 CMUK tasarısı).

c. Bazı Kanunlardaki Cezaların İdari Para Cezasına Dönüştürülmesine Dair Kanun Tasarısı

Bu tasarı ile 157 değişik kanunda yer alan çeşitli cezaların idari para cezasına çevrilmesi öngörülmektedir. Bu öneri, mahkemelerdeki iş yükünün azaltılmasını hedeflemektedir.

d. 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı

Karşılıksız olarak çek vermenin dolandırıcılık olarak nitelendirilerek cezalandırılmasından sonra çıkarılan 3167 sayılı kanun Türk adliyesine büyük bir ek iş yükü getirdi. O kadar ki, çek davaları asliye mahkemelerini neredeyse tümüyle işgal etti ve onların başka işlere bakmalarını önemli ölçüde engelledi. Kanun tasarısı ise, çek davalarını yeni hükümlere bağlayarak bu konuya bir çözüm getirmeyi öngörmektedir.

e. 5680 Sayılı Basın Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı

5680 sayılı Basın Kanunu’nda yapılması önerilen değişikliklerle, basının haber kaynağını açıklamaya zorlanamayacağı kuralı getirilmekte, haber ile ilgili belgeleri teslim etmemesi kabul edilmekte ve tanıklıktan çekinme hakkının saklı olduğu belirtilmektedir. Buna ilaveten, kişilik haklarına da bir koruma getirilmekte ve bazı suçların mağdurları ile 18 yaşını doldurmamış suç fail ve mağdurlarının okuyucular tarafından tanınmalarına yol açabilecek haber, yazı ve resimlerinin yayınlanması yasaklanmaktadır. Örneğin Almanya’da, bu gibi haberlerin sözlü veya görüntülü medyada naklen verilmesi de yasaklanmıştır. Öte yandan, basın hukuku alanında suç sayılan fiillerin TCK’nun 199, maddesi uyarınca ön ödemeye tabi tutulması, kamu davasının açılmamış sayılması sonucunu doğurmaktadır.

f. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı

Savunmanın bağımsız yargının bütünleyicisi olduğu düşünülürse, avukatlık mesleğinin en iyi şekilde yapılabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması zorunludur. Tasarı, bu amaca yönelik olarak, uzmanlaşmayı ön plana çıkaran bazı köklü değişiklikler önermektedir. Birinci maddede öngörülen değişiklikle, avukata yargının bağımsız bir unsuru statüsü verilmekte, üçüncü madde ile de avukatlık mesleğine girebilmek için sınav şartı yeniden getirilmektedir.

g.  Uzlaştırma Kurullarının Kuruluş, Görev ve Yetkilerine Dair Kanun Tasarısı

Bu tasarı ile, kişilerle idare arasında özel hukuk ilişkilerinden doğan, konusu para alacağı olan ve adliye mahkemelerinin görev alanına giren uyuşmazlıkların uzlaştırma yolu ile çözülmesi önerilmektedir. Bu uygulama, halen yürürlükte olan Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu’nun bir benzeridir ve mahkemeye gidecek olan işlerin sayısında bir azalma getirecektir.

h.  İcra ve İflas Kanun’nun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı

İcra ve İflas Kanunu, birçok durumlarda günümüzün değişen ekonomik ve sosyal koşullarına uymamaktadır. Öneri alacaklı ve borçlunun zıt menfaatlerinin bağdaştırılması, kanundaki boşlukların doldurulması ve kötü niyetli kişilerin boşluklardan yararlanmasının önlenmesi amaçlarını taşımaktadır.

i.  İş Mahkemelerinin Kuruluşu, Görevleri ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun Tasarısı

İş Mahkemeleri, Türkiye’de 1950 kurulmaya başlanmış ancak birçok yerde kuruluşları eksik kalmıştır. Bu tasarıda, tek hâkimli bir iş mahkemesi esası önerilmekte, bu mahkemelerin görev alanları genişletilmekte ve hâkime kendiliğinden delil toplama olanağı sağlanmaktadır.

j.  6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun’a Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı

Tasarı, objektif ekonomik verilerden yararlanan kira tesbit komisyonları oluşturmaktadır. Öneriye göre, kıstaslar ülke çapında geçerli olacak ve komisyon aylık ve yıllık kira artışları her yıl Mart ayı sonuna kadar tesbit ve ilan edilecektir.

k. 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine, Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına ve Kanuna Toplu Yapı İle İlgili Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı

Çok sayıda bağımsız bölümü kapsayan büyük blok inşaatlar, Kat Mülkiyeti Kanunu’nda öngörülmeyen sorunları ortaya çıkarmıştır. Tasarı, toplu inşaatlara ilişkin yeni bir takım kurallar önermektedir.

 

 

l. Hukuk Yargılama Usulü Kanun Tasarısı

 

1927 yılından bu yana yürürlükte olan 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda parça parça değişiklikler yapılmışsa da, bu çabalar tam olumlu bir sonuç vermemiştir. Hukuk usul kanun tasarısı ile de, davaların süratle sonuçlandırılması amaçlanmaktadır.

m. İl İdaresi Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı

Yürürlüğe girdiği 1949 yılında, güçlü ve disiplinli bir il yönetimi oluşturulmasına imkân veren bu kanun, zaman içinde ortaya çıkan çeşitli nedenlerle, ihtiyacı karşılayamaz hale gelmiştir. Özellikle örgütlü suçlar devleti ve rejimi tehdit eder boyutlara ulaşınca, bu yeni suç tipine karşı girişilen mücadelede mevzuatta yeni boşlukların bulunduğu saptanmıştır. Tasarı ile, bucak teşkilatları kaldırılmakta ve mülki idare amirlerinin önleyici zabıta görev ve yetkileri yeniden düzenlenmektedir.

n. Ceza İnfaz Yasası

Öneri, cezaevindeki hükümlünün kısıtlanmış olan hürriyetinin dışındaki haklarını ululararası sözleşmelere uygun hale getirmeyi amaçlamaktadır ve bu açıdan önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Görüldüğü gibi, yukarıda sıraladığımız reform önerileri son derece geniş kapsamlıdır ve ceza yargılamaları ile sınırlı kalmamaktadır. Bizim konumuz münhasıran CAS olmakla birlikte, bütünlüğü bozmamak amacıyla, diğer alanları da kapsayacak şekilde tüm Bakanlık önerilerini birer cümle ile özetledik. Şimdi esas konumuza, yani CAS’nin etkinliğine ilişkin araştırmamıza dönmek istiyoruz.

 

4. TÜRK CEZA ADALET SİSTEMİ

 

Araştırma bulgularının sunulmasına ve yoruma geçmeden önce, mevcut CAS’nin başlıca yapısal özelliklerini ve iş yükü istatistiklerini kısada gözden geçirmenin yararlı olacağı kanısındayız. Rakamlar 1997 yılı itibariyledir.

Tablo 2.1’de ceza adalet sistemlerinin evrensel sayılabilecek işlev ve aşamalarını özetlemiştik. Türk CAS bakımından da geçerli olan bu temel işlevler şunlardı:

Araştırma (tahkikat), iddia, savunma, yargılama ve hüküm, kanunyolları, infaz. Şimdi yine bu şemadan yararlanarak, süreç, işlevler ve aktörler açısından Türkiye’deki durumu anlamaya çalışalım.

a. Araştırma (tahkikat) işlevi ve kolluk (zabıta)

Türkiye’de kolluk hizmetleri, polis ve jandarmayı içeren “genel kolluk” ve bunlar dışında ve özel kanunlara tabi “özel kolluk” tarafından yerine getirilir.

i.  Polis

Polis ile ilgili olarak halen yürürlükte olan mevzuat 1934 yılına kadar dayanır. Bu konudaki değişiklikler ise 1985 ve 1991 tarihlerini taşımaktadır. 12 Emniyet Teşkilat Kanunu, polisi önce “üniformalı” ve “sivil” olarak ikiye ve daha sonra da üniformalı polisi kendi içinde “vasıtalı” ve “vasıtasız” olarak gene iki gruba ayırır. Kanun, görevleri açısından da “idari”, “siyasi” ve”adli” polis olmak üzere üçlü bir sınıflandırma yapmaktadır ki, bizim bu çalışmadaki amacımız açısından asıl üzerinde durulması gereken adli polistir.

Adli polis, soruşturma işlevini yerine getiren; başka bir deyişle, suç işlemesi üzerine olaya el koyan ve suçun iz ve delillerini (tercihan teknik yöntemlerle) tesbit eden, soruşturmayı yürüterek “sanık” ile suç delillerini savcılığa ileten polis bölümüdür. Adli polis, adli hizmetler yönünden adli otoritelere bağlı olmakla birlikte, adli soruşturma görevleri dışında üstlerinin emridedir ve bu husus çeşitli açılardan eleştiri konusu olmaktadır. Adli görevin yerine getirilmesi sırasında, cumhuriyet savcısı polisi suç oluşturan olayları kovuşturmakla görevlendirir.

Örgütlenme açısından bakıldığında, Emniyet Genel Müdürlüğü içinde çeşitli yasalara göre suç sayılan fiillerle ilgilenen şubeler şunlardır:

—Siyasi Şube Müdürlüğü

—Asayiş Şube Müdürlüğü:

1. Kısım: cinayet, gasp, fidye vb. ağır suçlar

2. Kısım: hırsızlık, emniyeti suiistimal

3. Kısım: yankesicilik, dolandırıcılık vb.

4. Kısım: fuhuş, kumar, eşcinsellik, evini terk eden çocuklar vb.

5. Kısım: teknik hizmetler (suça ve suçluya ilişkin delillerin araştırılması, parmak izi vb.)

6. Kısım: bilgi toplama bürosu (sabıka tesbiti, sabıka kayıtları, suçun hangi kısma ait olduğu vb.)

7. Kısım: infaz bürosu

—Narkotik Şube Müdürlüğü

—Mali Şube Müdürlüğü

—Deniz Şube Müdürlüğü

—Trafik Şube Müdürlüğü

—Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü

—Koruma Şube Müdürlüğü

—Hukuk İşleri ve Soruşturma Şube Müdürlüğü

—Genel Bilgi Toplama Bürosu

 

 

Ocak 2000 Tarihi İtibarıyla

Polis Sayısı

 

Silahlı polis     158.240

Genel idare      4.000

Sağlık      500

Hizmetli  250

Eğitim     100

Akademik       74

Bekçi       11.885

Diğer personel 5.260

 

Toplam    180.565

 

Polis araştırması, doğal olarak, suçun öğrenilmesiyle başlar13. Bu noktadan sonra (ve özellikle vahim suçlarda) karakollar durumu, Emniyet Asayiş Şube Müdürlüğü’ne bildirirler ve soruşturma bizzat ilgili şube tarafından yapılır. Diğer bazı durumlarda (örneğin taksirli suçlarda, olayın failinin ve niteliğinin hemen saptanabileceği durumlarda, vb.) karakollar soruşturmayı kendileri ikmal ederek dosyayı savcılığa sevk ederler. İhbar veya şikâyetin doğrudan savcılığa yapıldığı durumlarda ise, savcı olayı kendi takdirine  ve önem derecesine göre belirleyeceği bir polis birimine havale eder. Genel kural olarak, savcılık dosyayı, vahim bulduğu ve olayın aydınlatılmasının güç olduğu hallerde Emniyet Asayiş Şube Müdürlüğü’ne, daha basit işlerde ise mahalli karakollara iletir.

 

ii. Jandarma

Genel kolluğun bir dalı olan jandarma, 1983 tarihli Jandarma Kanunu çerçevesinde görev yapar. Jandarma, adli görevler yönünden savcı ve sulh hâkimine bağlıdır. Örgütlenmesi ise, il ve ilçe jandarma komutanlıkları çerçevesinde gerçekleşir. Uygulamada, kırsal alandaki hazırlık soruşturmalarını jandarma yapmakta, savcılar ise sadece ölümle sonuçlanan vakalarda devreye girmektedir. Esasen polis ile jandarmanın yaptıkları görev aynı olup, aradaki fark sadece görev alanları bakımındandır. 2000 Ocak tarihi itibariyle jandarmada çalışan personelin tüm sayısı 240.000’dir.

 

iii.        Çarşı ve mahalle bekçileri ve özel kolluk

Konumuzu doğrudan ilgilendirmemekle birlikte, soruşturma aşamasındaki aktörler arasında, bekçiler ve özel kolluk görevlilerinin de sayılması gerekir.

 

b. İddia (itham) işlevi ve savcılık

Bilindiği gibi, kamu adına iddia görevini yapan ve dava açan makam Cumhuriyet Savcılığı’dır. Savcılık hiyerarşik bir örgütlenme yapısına sahiptir ve savcılar, hâkimlerin tersine “bağımsız” değildir. Örneğin Adalet Bakanı, kamu davası açması için savcıya emir verebilir.

Türkiye’de geçerli olan “yasallık sistemi”ne (bu sistem “kamu davasının mecburiliği sistemi” olarak da adlandırılmaktadır) göre, yeterli şüphe mevcutsa, savcı kamu davasını açmakla yükümlüdür. Bir başka deyişle, böyle durumlarda savcının dava açmamak gibi bir seçeneği bulunmamaktadır. Oysa “maslahata uygunluk sistemi”nde, yeterli şüphenin mevcut olduğu durumlarda bile, savcıya kamu çıkarlarını gözeterek dava açmama hususunda takdir hakkı tanınır14.

1997 verilerine göre, Türkiye’de 3, 156 savcı görev yapmaktaydı. Bunların 81’i Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (11’i DGM Başsavcısı olmak üzere) görevliydi15.

Tablo 4.1’de büyük illerimizde savcılıkların iş yükü ile ilgili veriler sunulmaktadır. Bu tablodan görüldüğü gibi, hazırlık soruşturması ve ilamat olarak, Türkiye’de savcıların önüne gelen toplam dosya sayısı 3, 474, 341’dir (1977 verileri). Hazırlık soruşturması tamamlanan vakaların ise ancak % 30 kadarı kamu davasının açılmasıyla sonuçlanmakta, geri kalan % 70 dolaylarında dosya hakkında ise takipsizlik, yetkisizlik vb. gibi nedenlerle dava açılmamakta ya da dosyalar bir sonraki yıla devredilmektedir. Gene Tablo 4.1’deki verilerin ortaya çıkardığı ilginç husus, ceza davalarında İstanbul ilinin taşıdığı ağırlıktır. Hazırlık soruşturması için savcıların masasına gelen işlerin % 36’sı İstanbul ilindedir. Görüldüğü gibi, bu açıdan İstanbul ili, nüfusunun çok ötesinde bir ağırlık taşımaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak da, İstanbul’da bekleme süreleri uzamaktadır. Örneğin, Türkiye çapında hazırlık soruşturması için bekleyen (bir önceki yıldan devreden artı o yıl gelen) dosyaların yıl içinde % 67’si bir sonuca bağlanırken, İstanbul’da bu oran sadece % 49 dolayındadır. Başka bir deyişle, hazırlık soruşturması, dosyaların Türkiye genelinde üçte birini, İstanbul’da ise yarısı, bir sonraki yıla devredilmektedir. İlamat için bekleyen dosyalardaki benzer bir durum söz konusu olup, bunlarda Türkiye için bir sonraki yıla devir oranı % 35, İstanbul için ise % 49’dur.

Savcılıkların toplam iş yükünün ise % 55’inin Tablo 4.1’de yer alan altı büyük ilde toplandığı görülmektedir. Türkiye’de 1997 yılında Cumhuriyet Savcıları tarafından açılan kamu davalarının hemen hemen yarısı (% 48) yine bu altı ilimiz tarafından paylaşılmaktadır.

 

Tablo 4.1a

Cumhuriyet Başsavcılıklarının İş Yükü

 

a. Hazırlık Soruşturması

 

Toplam Bir önceki 1997’de Toplam    Kamu

                yıldan      gelen  çıkan iş    davası

                    devir                                  açılan

 

İstanbul 834, 936 361, 945 472, 991 412, 118 154, 941

Ankara 186, 885 75, 975 110, 910 110, 652 57, 694

İzmir 173, 717 48, 565 125, 152 116, 221 50, 387

Adana 72, 947 23, 457 49, 490 47, 504 24, 406

Bursa 72, 342 16, 484 55, 858 54, 750   27, 260

Konya 38, 106 4, 306 33, 800 33, 079  15, 082

Türkiye 2, 293, 547 669, 647 1, 623, 900 1, 542, 551 685, 122

 

a. Hazırlık Soruşturması

İstanbul 208, 962 101, 137 107, 825 106, 862

Ankara 92, 901 32, 732 60, 169 59, 290

İzmir 107, 587 37, 338 70, 249 71, 350

Adana 40, 526 17, 416 23, 110 22, 336

Bursa 45, 115 13, 620 31, 495 30, 922

Konya 25, 922 6, 526 19, 396 18, 061

Türkiye 1, 180, 794 395, 283 785, 511 772, 492

 

Kaynak: Adalet İstatistikleri, Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara: 1998

 

 

 

c. Yargı İşlevi ve Hâkimler

Yargılama işlevinin ana unsuru olan hâkimler, Türk sisteminde adli, idari ve askeri olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Hâkimlik mesleği esas itibariyle Hâkimler ve Savcılar Kanunu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu ve Askeri Hâkimler Kanunu tarafından düzenlenmiştir. Hâkim adaylığına atamalar Adalet Bakanlığı tarafından yapılır. Hâkimlerin tayin, terfi, yer değiştirme gibi özlük işleri ise, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bırakılmıştır.

1997 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de adli yargıda toplam 5, 503 hâkim görev yapmaktadır. Bunlar içinde (bizim araştırmamıza konu teşkil eden mahkemelere bakacak olursak), Ağır Ceza hâkimlerinin sayısı 576, Asliye Ceza hâkimlerinin sayısı 577, Sulh Ceza hâkimlerinin sayısı ise 174’tür16.

 

d. Mahkemeler

Türk ceza adaleti sisteminde görev yapan mahkemeler ve görev alanları şunlardır:

 

i.  Anayasa Mahkemesi

Bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesi bir ceza mahkemesi olmamakla birlikte, özel durumlarda Yüce Divan sıfatı ile ceza mahkemesinin işlevini üstlenmekte ve yargılama yetkisini kullanmaktadır. Anayasa Mahkemesi kararları kesindir ve temyizi söz konusu değildir. Anayasa Mahkemesi bir başkan ve bir başkan vekili ve 13 üyeden oluşur.

 

ii. Yargıtay

Yargıtay’ın başlıca görevleri esas mahkemeler tarafından verilen kararların denetlenmesi ve içtihat birliğinin sağlanmasıdır. 1997 yılı istatistiklerine göre, Yargıtay’da 1 Başkan, 2 Başkan Vekili, 1 Cumhuriyet Başsavcısı, 2 Cumhuriyet Başsavcı Vekili, 21 Hukuk Dairesi  Başkanı, 11 Ceza Dairesi  Başkanı, 238 üye, 93 savcı ve 359 tetkik hâkimi görev yapmaktadır. Bu rakamlara bakıldığında, Türk Yargıtayı’nın dünyada eşine az raslanır genişlikte bir kadro ile çalıştığı anlaşılır. Kadro genişliğinin başlıca gerekçelerinden biri ise, Türk Yargıtayı’nın sadece norm kontrolü yapmakla yetinmeyip, davanın maddi unsurları ve bu husustaki takdirleri de denetlemesidir. Oysa, bu işlevler birçok sistemde bir ara üst mahkeme tarafından üstlenilmektedir.

Tablo 4.2’de Yargıtay Ceza Daireleri’nin yıllar içindeki iş yükü görülmektedir. Şekil 4.1’de ise, Yargıtay Ceza Daireleri’nin, gelen dosyaları aynı yıl içinde karara bağlama yüzdesi verilmektedir. Görüleceği üzere, bu oran hayli yüksektir ve % 90’lar civarında seyretmektedir.

 

Tablo 4.2

Yargıtay Ceza Dairelerinin İş Yükü

 

1988    1990     1992    1994     1996     1997

 

Gelen 113,306 101,140 116,516 127,588 120,149   136,129

Karara

bağlanan 93,349 86,883 102,534 118,039 112,379 124,327

Sonraki yıla

devir 19,957  14,257 13,983    9,949    7,770       11,802

 

a Kaynak: Adalet İstatistikleri, Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara: 1998

 

 

Şekil 4.1

Yargıtay Ceza Dairelerinde Davaların Aynı Yıl İçinde

Karara Bağlanma Oranları

iii.        Genel Ceza Mahkemeleri

Genel ceza mahkemeleri, suçun niteliğine göre, Sulh Ceza, Asliye Ceza ve Ağır Ceza olmak üzere üçe ayrılmıştır. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, bundan sonraki bölümde sonuçlarını özetleyeceğimiz araştırmamız, İstanbul ilinde kurulu bu üç tür ceza mahkemelerinde yürütülmüştür.

5. ARAŞTIRMANIN BULGULARI

 

Araştırmanın bulgularını özetlerken, önce genel sonuçlara bir göz atacak, daha sonra - en fazla eleştiri konusu olması nedeniyle - ceza davalarının çeşitli aşamalarının süreleriyle ilgili bulgularımızı biraz daha ayrıntılı olarak ele alacağız.

 

a. Suçun Öğnenilmesi, İlk işlemler ve Sanık

Suçların büyük çoğunluğu ilk kez polis (% 50) veya savcılık (% 36) tarafından öğrenilmektedir. Araştırmamız İstanbul’u kapsadığından, doğal olarak, jandarmanın öğrendiği suç sayısı yok denebilecek kadar azdır. Suçların üçte ikisine yakın bir kısmı ihbar ve şikâyet yoluyla öğrenilmektedir. Resen öğrenilen suç oranı da üçte bir dolayındadır ve bu oran Batı ülkelerinde rastlananın bir hayli üzerindedir. Resen öğrenme oranının en yüksek olduğu suçlar, asliye ceza mahkemelerinin görev alanına girenlerdir. Bunu sırasıyla sulh ceza ve nihayet ağır cezalık suçlar izlemektedir.

İlginç bir husus da, suçların % 88’inde, suçun öğrenildiği anda sanığın da kim olduğunun bilinmesidir. Bu demektir ki polis, 10 vakanın ancak birinde suçluyu bulup ortaya çıkarmak göreviyle karşı karşıya kalmaktadır.

Suça ilişkin olarak kolluk kuvvetlerinin yaptığı ilk işlem ise doğal olarak suçun nevine göre değişmektedir. Genel bir bakışla, sanığın yakalanması, ifadesinin alınması, üstünün aranması ile olay mahallinde tesbit yapılarak tutanak tutulması ilk sıraları almaktadır.

Kolluk kuvvetleri sanığın kimliğini genellikle evrak üzerinden tesbit etmektedir (% 77). Olayların % 17’sinde bu işlem sanığın ifadesiyle, % 4’ünde ise tanıklarla yapılmaktadır. Kimlik tesbiti için nüfus idaresine başvurulması istisnai bir durumdur (% 1.5). Kimlik tesbiti doğal olarak bir iki gün içinde bitirimekteyse de, bu işlemin iki yıla kadar uzadığı durumlara bile rastlanması hayli düşündürücüdür. Nitekim, vakaların % 10 kadarında kimlik tesbiti iki haftanın üzerinde, % 5’inde ise 40 günün üzerinde vakit almıştır. Günümüzün teknolojik imkânları göz önüne alındığında, kimlik tesbitinin bu kadar uzamasını izah edebilmek kolay değildir. Öte yandan, sanıkların beşte birinin kimliğinin de kendi ifadeleriyle veya tanık aracılığıyla tesbit edilmesi de düşündürücüdür.

Suçun öğrenilmesinden sonra yapılan ilk işlemlere ilişkin bir başka ilginç bulgu da, polis tarafından ifadesi alınan sanık oranının üçte iki dolaylarında kalmasıdır. Gerçi, suçların % 21 kadarında ön ödeme yapılmıştır ama, ağır ceza mahkemelerinin görev alanlarına suçlarda bile ifade alınma oranı % 80 dolayındadır. Bu durumda polisin her suçlunun ifadesini almadığı anlaşılmaktadır. Eğer savcı da ifade almazsa, dava sanığın ifadesi olmaksızın açılabilmektedir ki, bu durum savunma açısından sakıncalıdır. Oysa örneğin Almanya’da, sanığın ifadesi alınmadan dava açılamayacağı hükme bağlanmıştır.

Olayların büyük çoğunluğunda, polisin sanığın ifadesini alma süresini dosyada görebilmek mümkün olamamıştır. Bu sürenin saptanabildiği az durumda (% 13) ise, ifade alma süresi genellikle 10 dakika ile 1 saat arasında sürmektedir. Ancak çok az sayıda da olsa, bazı ifade alma işlemlerinin 70 saate kadar uzayabildiği görülmüştür. İfadesi alınan sanıkların suçlarını ikrar etme oranını da hayli yüksek olduğu (% 72) gözlenmiştir. Ancak şurası da bilinen bir gerçektir ki, polise yapılan ikrar mahkemede hemen her zaman reddedilmekte ve ifadenin baskı altında verildiği ileri sürülmektedir. Bu iddialardaki gerçeklik payını ise dosyalardan çıkarabilmek kuşkusuz söz konusu olamaz.

 

b. Suçun Niteliği

İstanbul mahkemelerine intikal eden suçların türüne baktığımızda oldukça çarpıcı bir durum ortaya çıkmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun ve çeşitli özel kanunların değişik maddeleri arasında geniş bir dağılım gösteren suçların sadece tek bir konuda önemli bir yığılma gösterdiği görülmektedir: 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerin Korunması Kanunu’na muhalefet suçları.

Türkiye genelindeki istatistiklere bakıldığında, 1997 yılında ceza mahkemelerinde açılan toplam 1, 235, 543 davadan 186, 468’i, 3167 sayılı Kanun’un maddelerine göre açılmıştır. 17 Türkiye genelini yansıtan bu % 15’lik oran, bizim İstanbul mahkemeleri ile ilgili bulgularımızın bir hayli altındadır ve esasen bu beklenen bir durumdur. Sanayi ve ticaret hayatının merkezi olan İstanbul ilinde çek kullanımının ve dolayısıyla da buna ilişkin suçların oranının Türkiye ortalamasının üzerinde olması sürpriz değildir. Nitekim, bizim incelediğimiz dosyalar içinde, sanığın birinci suçunun 3167 sayılı Kanun’a aykırı davranış olarak saptandığı davaların oranı % 28.5’tur.Bir başka deyişle, tüm ceza davalarının genelinde % 15’i, İstanbul’da ise % 29’u tek bir “suç”a ilişkindir. Öneriler kısmında da değinileceği gibi, tek bir kanunla ilgili davaların mahkemeleri bu denli meşgul etmesi, bu konuda mutlaka bir şeyler yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Kaldı ki, söz konusu olan ekonomik bir suç olduğu için, düzenleme de daha rahat yapılabilir.

Belirttiğimiz gibi, başka hiçbir suçtan açılan davaların oranı Çek Kanunu’na yaklaşmamaktadır. İkinci sırada bulunan “kişilere karşı müessir fiiller”in oranı, TCK madde 456 % 5.7 ve TCM madde 459 % 5.1 olmak üzere yüzde 11 dolayındadır.

İstanbul ceza mahkemelerine intikal eden suçların beşte ikisinin şikâyete bağlı suçlar oluşturmaktadır. Şikâyetlerin ise çoğunluğu savcılığa (% 64), daha küçük bir kısmı (% 29) da polis karakollarına yapılmaktadır.

Açılan ceza davaları ile ilgili ilginç bir gözlem de, dosyaların yaklaşık % 15’inde, suçu öğrenen merciin isnat ettiği suç ile savcının iddianamesindeki suçun farklı olmasıdır.

 

c. Şüpheli ve Sanık Hakları

Bir yandan yargılama sürecinin hızlanmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan sanık haklarını titizlikle korumak ve mümkün olduğunca adil bir karar vermek tutturulması kolay bir denge değildir. Ancak, yargılatmayı yavaşlatma pahasına da olsa, şüpheli ve sanık haklarına saygı duyulması gereği, hukuk devletinin temel ilkelerindendir. Tablo 5.1’de, incelenen dosyalarda, ilk işlemler sırasında bu haklar ile ilgili olarak elde edilen çeşitli veriler özetlenmektedir. Görüldüğü gibi, bu bulgulara dayanarak, sanık haklarına titizlikle riayet edildiğini söylebilmek mümkün değildir. Özellikle CMUK’un bazı maddeleri neredeyse yokmuşcasına davranılmaktadır. Tablo 5.1 ile ilgili olarak belirtilmesi gereken diğer bir husus da, herhangi bir soru ile ilgili olarak kayıtlı bilgi bulunan dosyaların sayısı üzerinden hesaplandığıdır. Oysa örneklemdeki tüm dosyalar dikkate alınarak bir hesap yapılsa, durum daha da kötüleşecektir. Örneğin bilgi bulunan dosyaların % 72.4’ünde şüpheliye veya sanığa susma hakkının söylendiği kaydedilmiştir. Ancak incelenen 1114 dosya içinde bu oran sadece % 46.5 olarak bulunmuştur. Oranlar arasındaki fark, dosyaların % 35.8’inde bu konuda bir kayıt bulunmamasından kaynaklanmaktadır.

 

Tablo 5.1

İlk İşlemler ve Şüpheli ve Sanık Hakları

 

                                          Evet Hayır Belirsiz

Rızaya dayalı aramada, sanığa rıza göstermeme

hakkı  bildirilmiş mi?        5.5     62.7     31.8

Hazırlık soruşturmasında ancak hâkim tarafından

yapılabilen soruşturma işlemleri yapılmış mı?    16.2                                           82.7       1.0      

Tutuklamada CMUK 104/4 18 uygulanmış mı?     2.7                                            90.3       7.0

Tutuklamada gıyabi karar verilirken müdafi hazır

bulunmuş mu?                11.0     74.4     13.7

İfade almak için çağrılan kişiye isnat edilen suç ve

zorla getirme sebepleri yazıla bildirilmiş mi?      15.0                                           25.7     59.3

Sanık/tutuklu ifade alınmadan önce müdafi ile

başkasının duyamayacağı ortamda görüşülmüş mü?  8.0                                           52.4     39.5

İfade alınırken, sanığa kendisine isnat edilen suç

anlatılmış mı?                     86.6       8.7       4.6

Sanığa müdafi tayin hakkı söylenmiş mi? 77.5     16.8 5.7

Sanığa susma hakkı söylenmiş mi? 72.4    19.1     8.5

İfade öncesinde müdafi hukuki yardım yapmış mı?       5.7                                            76.1     18.2

Müdafi hazırlık evrak ve dosyasının tamamını

inceleme imkânı bulabilmiş mi?  21.1    17.5     61.4

Müdafiin hazırlık evrakını incelemesi sulh hâkimi

kararı ile kısıtlanmış mı?      0     89.2     10.8

Hukuka aykırı delil elde edildiği konusunda bir

iddia var mı?                    1.7     97.1       1.2

 

d. Faillerin Profili

Daha önce birkaç kez belirttiğimiz gibi, bu araştırmanın temel amacı ceza yargılama sürecini izlemek ve bu süreçteki aksaklık ve tıkanıklıkları ortaya çıkarmaktı. Bu nedenle, suçlularının özellikleri hakkında kapsamlı bir veri toplama işlemine girişilmedi. Gerçekten, böyle bir çalışma, başlı başına kriminolojik araştırmanın konusu olurdu. Nitekim, gerek başka ülkelerde, gerek Türkiye’de bu tür çeşitli araştırmalar bulunmaktadır.

Sulhi Dönmezer, “Kriminoloji”, gözden geçilmiş sekizinci bası, Beta, İstanbul 1994

Walter Bromberg, “Crime and the mind”, London 1948

H. J. Eysenck. “Crime and personality”, London 1964

D. J. West, “The young offender”, Middesex 1976

L. Negrier - Domont, “Criminologie, Paris 1992

R. Gassin, “Criminologie”, Paris 1990

Ancak bu araştırmada kullanılan veri toplama formu, suçun mağdurları ve failleri hakkında, çok sınırlı da olsa, bazı bilgiler edinmemizi sağlayan sorular içeriyordu. Biz burada, faillerle ilgili birkaç özet bulguyu aktarmakla yetineceğiz.

Şekil 5.1’de, incelenen 1114 dosyadaki faillerin yaş dağılımları gösterilmektedir.

 

Şekil 5.1

Faillerin Yaş Dağılım

 

Görüldüğü gibi, failerinin en fazla yoğunluştukları yaş grupları 30 - 39 arası (% 31.8) ve 20 - 29 arasıdır (28.4). Yine Şekil 5.1’den, vakaların yaklaşık % 7’sinde failin yaşının kaydedilmediği görülmektedir. Bu bilgi eksikliği, medeni durum, meslek vb. hususların yanında, cinsiyet gibi aşikâr durumlar için bile geçerlidir. Nitekim, incelenen dosyaların  % 4’ünde failin cinsiyeti, % 22’inde işi/mesleği ve % 15’inde de medeni durumu ile ilgili bilgiye rastlanmamıştır. Kayıt bulunan dosyalar üzerinden yapılan hesaba göre, % 95 gibi ezici çoğunluğu erkek olan faillerin, %42’si de mesleklerini “serbest” olarak beyan etmişlerdir. Herhalde bu nitelemenin de çoğunluk için “işsiz” veya “boşta gezer” şeklinde anlaşılması gerekir.

Belki yukarıdaki demografik bilgilerden de daha ilginç olanı, faillerin sabıkalarıyla ilgil kayıtlardır. İncelenen dosyalardaki faillerin % 17’sinin sabıka kaydının bulunduğu, % 61’nin sabıkasız olduğu, % 17’sinin ise sabıka durumunun bilinmediği belirtilirken, % 5’i hakkında hiçbir bilgi işlenmemiştir. Bu bulgular, mükerrer suç işleme oranının hayli yüksek olduğunu göstermektedir.

İncelemenin açıkça ortaya çıkardığı bir husus ise, diğer bütün konularda olduğu gibi, failin özellikleri ile ilgili kayıtların da çok eksik, üstünkörü ve muhtemelen de yüksek bir hata oranı ile tutulduğudur.

 

6. CEZA ADALET SİSTEMİNİN HIZI

 

CAS’nin etkinliğine ve hızına ilişkin bulgularımı sunarken, sistemin etkinliğini azaltan nedenlere göre yaptığımız bir sınıflandırmadan yararlanacak ve gerek işlem sürelerini, gerek diğer darboğazları bu sınıflandırmaya göre yorumlamaya çalışacağız.  Tablo 6.1’de, CAS’nin aktörlerine ve sosyokültürel yapıya göre birer kaba sınıflandırma öneriyoruz.

Tablo 6.1’e göz attığımızda, örneğin bir davanın süresi söz konusu olduğunda, bu süreyi etkileyen etmenlerin neler olabileceğini görüyoruz. Sözgelimi, aktörlere göre bir değerlendirme yaptığımızda, sistemin işleme sürecinde yeri olan bütün aktörlerin, süreci hızlandırıcı veya yavaşlatıcı bir etkisinin olabileceği açıktır. Bu etkiler de, toplumsal veya bireysel kaynaklı olabilir. Örneğin soruşturma yapma konusunda eğitilmemiş bir polis gücünüz varsa, bu aktörden kaynaklanan genel bir gecikme olgusu yaşanacaktır. Öte yandan, yargılamanın uzamasında müvekkili açısından yarar gören tek bir avukat, bilgisi, becerisi ve ikna gücü oranında, ciddi bir “hız kesici unsur” haline gelebilir.

 

Tablo 6.1

CAS’nin Etkinliğini Azaltabilecek Etmenler

Aktörlere Göre

Kolluk kuvvetleri

Savcılık, sorgu hâkimliği

Hâkim

Savunma

Mağdur

Tanık

Bilirkişi/ uzman

 

Sosyokültürel Kaynağa Göre

Yapısal

Uluslararası antlaşmalar, Anayasa, yasalar vb.

Kurumsal / örgütsel

Örgütlenme, iş yükü, kurumlar arası ilişkiler, altyapı vb.

Kültürel

Genelde toplumun kültürel yapısı ve değerleri, özelde adli kültür

 

 

Gecikmelerin sosyokültürel kaynakları arasında, değişmesi daha güç olanlar, yapısal ve kültürel etkenlerdir. Tablo 6.1’de de belirtildiği gibi, yapısal etkenler, uluslararası antlaşma ve kurallardan rejimin niteliğine ve yargılama usul kanunlarına kadar uzanan bir yelpaze oluştururlar. Bu kurallardan uluslararası nitelikte olanları ile ilgili olarak bir ülkenin yapabileceklerinin çok sınırlı olduğu açıktır. Esasen genelde temel hakları güvence altına alan bu kuralların, sadece sürat uğruna feda edilmeleri de arzulanır  bir şey olamaz. Aynı şekilde, bütün demokrasilerde tanınan anayasal hakların da muhafaza edilmesi gerektiği kesindir. Bütün ülkelerde, özellikle kriz ve terör dönemleriyle suçluluğun arttığı zamanlarda, kamuoylarından bu tür haklara karşı itirazlar yükselebilir. Bu ittirazların temelinde genellikle, suçluların toplum zararına fazla korunduğu, cezalandırmanın uzamasının suçu teşvik edici bir rol oynadığı gibi iddialar yatar. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, sürati CAS’nin tek hedefi olarak görebilmek ve adaletin doğru bir şekilde tecellisine tercih edebilmek mümkün değildir.

Öte yandan, usul kanunlarında gereksiz gecikmelere yol açan, hakların kötüye kullanılmasına imkân tanıyan, teknolojinin sunduğu kolaylıkları dışlayan maddelerin değiştirilmesinin gereği herkes tarafından kabul edilmektedir. Ülkemizde bu amaçlarla yapılmış çalışmalar ve düzeltme - hızlandırma önerileri bulunmakla beraber, maalesef bugüne kadar usul kanunlarında köklü bir reform gerçekleştirilebilmiş değildir.

Tablo 6.1’in son kategorisinde, genel ve özel kültürel özellikler yer almaktadır. Toplumun kültürel değerleri de, adli kültür de yargılama sürecini etkileyecektir. Ancak, sosyologların ve antropologların çok iyi bildiği gibi, kültürel değişme oldukça yavaş bir süreçtir ve teknolojik değişimi bir hayli geriden izler. Üstelik, anayasalardan, kanunlardan farklı olarak, kültürleri parlamento kararlarıyla, yeni kanun maddeleriyle değiştirmek de mümkün değildir. Fakat bu noktada, kültürle eğitim düzeyini karıştırmak gibi bir yanılgıya düşmemek gerekir. Bilindiği gibi, inançlar ve kültürel değerler kişinin çok derinden hissettiği, içselleştirildiği içine geçirdiği ve çoğu zaman farkına bile varmadan davranışlarını uydurduğu kalıplardır. Bu bakımdan, eğitimle giderilebilecek bilgisizlikleri, teknik eksiklikleri vb. kültürel özellikler olarak görmek hatalı olur.

CAS’nde kısa dönemli bir takım iyileştirmeler ve hızlandırmalar amaçlandığında, en verimli tutum, “kurumsal - örgütsel” olarak nitelediğimiz etmenler üzerinde odaklaşmaktır. Sistemin örgütlenişi, toplam iş yükü, bu iş yükünün dağıtılması gibi etkenler, süreci hızlandırmakta veya yavaşlatmakta önemli bir rol oynamaktadır. Yargılama sürecinin aktörleri arasındaki veya mahkeme ile diğer kurumlar arasındaki haberleşme - bilgi alma teknikleri, mahkemelerin teknolojik altyapısı, sabıka tesbitinin yöntemi, tebligat yöntemi gibi etmenler de, kurumsal - örgütsel kategorisine girmektedir ve bunların değiştirilmesi ve düzeltilmesi diğer kategorilere göre çok daha basit ve az zahmetlidir. Bütün mahkemelerin ciddi bir bilgisayar altyapısına kavuşturulması, haberleşmelerde uzun yazışmalar, mektuplaşmalar yerine faksın standart uygulama haline getirilmesi, hâkim-savcı kadrolarının rasyonel dağılımı, yük analizlerinin yapılması gibi çalışmalar kuşkusuz bütün sorunları çözemez ama, sistemin daha hızlı çalışmasına önemli katkılarda bulunabilir.

Gerçekten, ülkemizde CAS (ve genelde tüm yargı sistemi) ile ilgili yakınmaların başında, sistemin yavaşlığı gelmektedir. Adalet Bakanlı’nın derlediği verilerin yayınladığı Adalet İstatistikleri’nde, sürecin çeşitli aşamaları ile ilgili ortalama süreleri bulmak mümkündür. Bu rakamlara bakıldığında, sistemin “ortalama” olarak sanıldığı kadar yavaş olmadığı söylenebilir. Ancak, sadece ortalamaları dikkate almak bazı durumlarla bizi yanıltabilir. Davaların, sözgelimi beşte veya altıda biri ortalamanın çok üzerinde sürelerde sonuca ulaştırılabiliyorsa, ortalama değer, gayet makul de olsa, sistemde önemli sıkıntılar var demektir.

Genel bir fikir edinebilmek için Türkiye İstatistiklerine bir göz atacak olursak, 1997 yılında ceza mahkemeleri tarafından toplam 1, 183, 859 davanın karara bağlandığını görüyoruz. Bunların % 65’i aynı yıl içinde açılmış olan davalardır. Geriye kalan üçte birinin açılma tarihi ise 1993 ve daha öncesinde kadar uzanabilmektedir. Şöyle ki, 1997 yılında karara bağlanan davaların

% 65.4’ü 1997 (773, 871)

% 25.8’i  1996 (305, 015)

% 4.6’sı  1995 (54, 216)

% 1.9’u   1994 (22, 909)

% 2.4’ü   1993 (27, 848)

 

yıllarında açılmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, yüzde olarak bakıldığında bu istatistikler nisbeten tatminkâr gözükebilir. Ancak madalyonunun diğer yüzünde de, 30,000’de yakın ceza davasının - ceza mahkemelerinde- 4 yıl veya daha uzun sürdüğü gerçeği yatmaktadır. Bu sürelere Yargıtay dahil değildir.

CAS’nin hızı hakkında ayrıntılı bir fikir edinebilmek için önce araştırmamızdaki toplam sürelerle ilgili bulguları ele almak istiyoruz. İstanbul ceza mahkemelerinden aldığımız örneklemde, suçun işlendiği tarihle hükmün kesinleşmesi arasında geçen toplam sürenin ortalaması 368, ortancası 20, (median) ise 238 gündür. Ancak bu dağılımın standart sapmasının da 370 gün gibi son derece yüksek olması, davaların bitiş sürelerinin çok değişken olduğuna işaret  etmektedir. Gerçekten incelenen dosyalar arasında 2 gün içinde kesin hükme bağlanan bir davaya rastlandığı gibi, 2318 gün (yani tam 6 tam yıl 128 gün) süren dava da gözlenmiştir. Toplam sürelerle ilgili ayrıntılı istatistikler Tablo 6.2’de verilmiştir. Bu tabloyu birkaç kelime ile yorumlayacak olursak, şunları söyleyebiliriz:

Davaların yarısı 6 ayın (238 gün), % 15’i ise 3 ayın altında kesin hükme bağlanmaktadır. Türkiye genelinde bir yıl içinde hüküm oranının % 65 olduğunu yukarıda görmüştük. Bu oran İstanbul ceza mahkemeleri için de hemen hemen aynıdır (% 66.5). Diğer süreler de, Türkiye ortalamalarına çok yakın olarak bulunmuştur. Bu bulgulara dayanarak, ceza davalarının süreleri açısından İstanbul’un, Türkiye’nin bütününden farklı bulunmadığını söyleyebiliriz.

İşin sorunlu yanlarına gelince. Tablo 6.2’den de görüldüğü gibi, davaların % 30’u 408, % 20’si 551, % 10’u ise 820 günün üzerinde bir sürede karara bağlanmaktadır. Üç yılı da aşan davaların oranı ise % 5 dolaylarındadır.

Görüldüğü gibi, uzayıp giden davaların oranı küçümsenecek bir sayı değildir ve davaların üçte birinde kesin hükme ulaşma süresi bir yılı aşmaktadır.

 

Tablo 6.2

İstanbul Ceza Mahkemelerinde Süreler

(Suçun İşlenmesi İle Kesin Hüküm Arasındaki Toplam Gün Sayısı)

 

Gözlem Sayısı 1, 028

Ortalama 368

Ortanca   238

Standart Sapma       370

Asgari Süre     2

Azami Süre     2, 318

% 5’lik dilimler:

5              56

10            76

15   92

20            109

25             128

30            146

35    168

40   193

45    214

50             238

55     274

60     316

65     354

70    408

75   473

80   551

85   662

90   820

95    1, 147

 

 

Tüm sürelerin çeşitli adliyelere ve mahkemelere göre nasıl bir dağılım gösterdiği Tablo 6.3’te verilmiştir. Tahmin edilebileceği gibi, ortalama olarak, en uzun süre ağır ceza davalarına ilişkisi bulunmakta, bunları asliye ve sulh ceza izlemektedir. Gün olarak belirtecek olursak, bu ortalamalar sırasıyla 522, 403 ve 232 gündür. Sultanahmet hariç bütün ilçelerin ortalamalarında bu sıranın geçerli olduğu gözlemlenmektedir. 21 Tablo 6.3’teki süreler incelendiğinde, ilçelerin adliyeleri arasında da önemli farklılıklar bulunduğu anlaşılmaktadır.

 

 

Tablo 6.3

Adliyelere ve Mahkemelere Göre Ortalama Toplam Süreler

(Suçun İşlenmesinden Hükmün Kesinlenmesine)

 

Bakırköy          377

Ağır Ceza             642

Asliye Ceza         417

Sulh Ceza     208

Beyoğlu           348

Ağır Ceza     470

Asliye Ceza          400

Sulh Ceza   153

Eyüp                406

Ağır Ceza    441

Asliye Ceza          416

Sulh Ceza   372

Fatih         201

Asliye Ceza         242

Sulh Ceza            136

Kadıköy            336

Ağır Ceza    548

Asliye Ceza           324

Sulh Ceza     136

Kartal       294

Ağır Ceza     572

Asliye Ceza         287

Sulh Ceza    227

Üsküdar 275

Ağır Ceza     517

Asliye Ceza         264

Sulh Ceza     239

Sultanahmet    476

Ağır Ceza    484

Asliye Ceza         516

Sulh Ceza   240

Toplam    368

Ağır Ceza   522

Asliye Ceza         403

Sulh Ceza            232

 

Bu durumda, uzamalara, tıkanıklıklara daha anlamlı bir teşhis koyabilmek için toplam sürenin parçalarını incelemek gerekir. Bir ceza yargılamasında, suçun işlendiği tarihten hükmün kesinleşmesine kadar olan aşamalar Şekil 6.1’de özetlenmiştir. Bu aşamalar arasındaki süreleri adım adım izlediğimizde ise, hangi noktalarda gecikmeler ve darboğazlarla karşılaşıldığını ve bu aksaklıkların Tablo 6.1’deki sınıflamalarla nasıl ilişkilendirilebileceğini görmek imkânımız olacaktır. Şekil 6.1’in bir tekrarı olan Şekil 6.2’de ise, aşamalar arasındaki ortalama süreler verilmektedir. Böylece, Yargıtay yolu kullanılan, ama (zaten istisnai bir durum olan) olağanüstü yargı yoluna başvurulmayan davalarda suçun öğrenilmesi ile hükmün kesinleşmesi arasında geçen toplam sürenin 568 gün olduğunu görüyoruz. Bu ortalamanın, yukarıda genel ortalama olarak verdiğimiz 386 günden 200 gün daha fazla olmasının nedeni ise, genel ortalamaya bazı aşamalarda sona eren (örneğin Yargıtay’a hiç gitmeyen) dosyaların da dahil edilmesidir. Bu nedenle, eğer Yargıtay yolu da kullanılacaksa, İstanbul’da bir ceza davası için ortalama süre beklentisinin bir buçuk yılı aştığı görülmektedir. Kuşkusuz ağır ceza davalarında bu süre daha da uzundur.

Şekil 6.2’deki sürelere baktığımızda, en uzun sürelerin sırasıyla Yargıtay’da, esas mahkemedeki yargılamada ve mahkeme kalemine kayıtla ilk celse arasında geçtiği gözlenmektedir. Bu durumda, CAS’nin hızlandırılması amacına yönelik olarak ilk aşamada üzerine gidilmesi gerekli noktalar da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Özetle:

a. Yargıtay sürecinin kısaltılması yolları araştırılmalıdır. Türk Yargıtayı’nın çok geniş bir kadro ile çalıştığını ve davaların % 90’ını bir yıl içinde sonuçlandırdığını yukarıda belirtmiştik. Ancak görülüyor ki, bu kadro bile yılda 150,000’lere dayanmak üzere olan dava sayısı için yeterli olamamaktadır. Bizim bulgularımızla, temyiz davasının açılması ile kesin hüküm arasında geçen sürenin ortalaması 239 gündür. Bu sekiz aylık ortalama süre ise, tüm ceza yargılaması sürecinde en uzun aşamalardan biri olmaktadır. Bu durumda, gerek iş yükünü azaltmak, gerek iç düzenlemelerde değişiklik yaparak sürati artırmak üzere gerekli tedbirler alınmalıdır.

i. Üst mahkemelerin (istinaf) kurulması daha fazla geciktirilmemelidir. Esasen, Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Erzincan, Eskişehir, Gaziantep, İzmir, İstanbul, Kars, Kayseri, Konya, Malatya, Samsun, Trabzon, Van ve Zonguldak illerimizde üst mahkemeler kurulması için bir tasarı da mevcuttur. Bu tasarının hayata geçirilmesiyle, Yargıtay’ın iş yükü büyük ölçüde azalacaktır. Yeni tasarıdan yukarıda söz edilmiştir.

ii.        Üst mahkemelerin kuruluşu ve gerekli kadrolarla donatılışına kadar, temyizi kabil davalar yeniden tanımlanmalı, üst sınırlar gözden geçirilmeli, esas mahkemede kesin hükme bağlanan davaların sayısı  artırılmalıdır.

iii. Son yıllarda bilgisayar kullanımı yönünde küçümsenmeyecek adımlar atılmıştır. Ancak gecikmeleri önleyecek ve bilgi ulaşımını (gerek dava sahiplerinin, gerek Yargıtay personelinin) kolaylaştıracak entegre bir sistemin kurulması ve yeterli uzman kadrosunun tahsisi konularında eksiklikler vardır. Örneğin kurum içi evrak ve bilgi akışının bütünüyle ortama aktarılması da zaman tasarrufu sağlayacaktır.

a.        Esas mahkemelerdeki sürecin hızlandırılması gerekmektedir. Bu konuda, usul kanunlarındaki reformlar gerçekleşene kadar alınabilecek bazı önlemler bulunmaktadır.

i. Mahkemelerdeki gecikmelerin ve taliklerin temel nedenlerinden birisi, yargılama aşamasından önceki soruşturma aşamasının eksik yapılmasıdır. İncelediğimiz dosyaların sadece yüzde 35’inde polis olay yerinde herhangi bir inceleme yapmamıştır. Kolluk kuvvetlerinin soruşturmayı eksiksiz yapma konusunda eğitilmesi ve donatılması, yargılama sürecini önemli ölçüde hızlandıracaktır. Doğal olarak burada, yargılama sürecinden eksiltilen gün kadarını soruşturma sürecine eklemek gibi bir yanlışlığa da düşmemek gerekir.

ii.        Yargıtay’da olduğu gibi, ilk mahkemelerde de, bilgisayar altyapısının süratle tamamlanması zorunludur. Ancak bundan kastedilen, daktilo makinesi yerine bilgisayarda kelime - işlem programları kullanmak değildir. Bu arada, hâkim ve savcıların yasalara, içtihatlara ve hatta uluslararası kaynaklara anında erişmeleri sağlanmalıdır.

iii. Yazışmalarda, gerekli güvenlik önlemleri alınmak suretiyle, faks ve elektronik postadan yararlanılmalıdır. Bir nüfus ya da sabıka kaydının getirilmesi, birkaç celselik ertelemelere (ve dolayısıyla da toplam sürenin haftalar ya da aylarca uzamasına) yol açmamalıdır. Örneğin, bulgularımıza göre, sanığın kimlik tesbiti çoğunlukla bir gün içinde sonuçlandırılmakla birlikte, örneklememizin yüzde onunda bu işlem 15 günün üzerinde, yüzde beşinde ise 35 günün üzerinde zaman almıştır.

iv.       Sulh ceza mahkemelerinin, özellikle A.B.D.’de hukuk davalarında kullanılan “small claims court” tipi bir çalışma düzenine kavuşturulmaları düşünülebilir. Böylece, küçük suçlarda, bütün delil ve tanıkların ilk celseye getirilmesi suretiyle, bu tür davaların tek celsede sonuçlandırılması sağlanabilir.

v.        Bazı suçların ise, mahkemeye gelmeden çözümü yoluna gidilmelidir. Trafik suçlarında olduğu gibi, “ön ödeme” sistemi mahkemelerin yükünü azaltacak şekilde genişletilebilir.

b.        Mahkeme kalemine kayıtla ilk celse arasındaki ortalama 68 günlük süre, doğrudan doğruya mahkemelerin iş yükü ile ilgilidir. Yukarıda, yargılama sürecinin hızlandırılması ile ilgili önerilerimiz, doğal olarak kalemde bekleme süresinin de düşmesi sonucunu doğracaktır. Bu arada, mahkemelerde önemli bir tıkanıklığa neden olan “çek suçları” ile ilgili yeni ve rasyonel bir düzenlemeye gidilmesi de kaçınılmaz görünmektedir.

Bu bölümde, araştırmamızın özellikle süreler ile ilgili bulgularını ele aldık ve bu sürelerin kısaltılabilmesi için bulgularımıza dayanan bazı önerilerde bulunduk. Öte yandan, sık sık tekrarlanan ve genel nitelikte olan bazı önerileri burada tekrarlamaktan kaçındık. Örneğin, CAS’nin etkinliğinin artırılması bakımından, polisin, savcıların, hâkimlerin daha iyi bir eğitim görmelerinin taşıdığı hayati önem aşikârdır. Kanımızca hukuk fakültelerimizdeki eğitim kalitesinin dünya standartlarına kavuşturulması, adli sistemimizdeki aksaklıkların bir bölümünün giderilmesini sağlayabilir. Aynı şekilde, gerçekten iyi yetiştirilmiş ve gerekli bütün bilgi ve becerilerle donatılmış  bir kolluk gücü de, hem insan hakları açısından sık sık dile getirilen şikâyetlerin azalması, hem de CAS’nin arzulanan etkinlikte çalışması için bir güvence teşkil edecektir. Ancak, bu önerileri gerçekleştirmek için sanıyoruz ki, büyük araştırmalara gerek yoktur. Aynı şekilde, polis, hâkim ve savcı kadrolarının artırılması ve bu mesleklerin cazip hale getirilmesi, gibi önlemleride çok önemli buluyoruz. Fakat tekrarlamak gerekirse, biz burada kendi araştırmamıza dayanarak yaptığımız saptamalar ışığında ve nispeten kısa vadeli çözüm ve iyileştirmeler üzerinde durduk. Gerçek çözüm ise, hiç kuşkusuz, kısa ve uzun vadeli bütün önerileri bünyesinde toplayan bir reform programının en kısa sürede yürürlüğe konmasında yatmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

**NOT: Bu bölümdeki yazı Sayın Prof.Dr. Feridun YENİSEY hocamız tarafından kaynak olarak sağlanmıştır. Kaynak katkılarından dolayı kendilerine çok teşekkür ederiz. Sayın Prof.Dr. Feridun YENİSEY hocamıza www.feridunyenisey.com  adresinden ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

© www.kriminoloji.com 2002

 

 

Ana sayfa